Geçmişin Renkleri

Geçmişin Renkleri

Müzelerdeki eski heykeller orijinal renklerini kaybetti, ancak kimya eskiden nasıl göründüklerini keşfetmemize yardımcı olabilir.

Londra’daki İngiliz Müzesi(British Museum)nde yürüyüşe çıktığınızda galerilerin beyaz mermer veya kararmış bronz heykellerle dolu olduğunu görürsünüz. Lakin antik siyah ve beyazdan ibaret değil, bizim hayal ettiğimizden çok daha renkli. İngiliz Müzesi bilim adamı Joanne Dyer, “Beyaz mermer heykel konusundaki düşüncemiz neoklasik estetiğe dayanıyor” diye açıklıyor. “Fakat bu yanlış bir düşünce: Eski Mısır döneminden Yunanistan’daki Klasik döneme ve geç Roma dönemine kadar çok renkli bir dünya olmuş olmalı.” Zamanla, bu renk soluklaştı ya da tamamen kayboldu, böylece bizde tek renkli bir antik çağ izlenimi bıraktı. Bugünün müze bilim insanları bu çok renkli geçmişin dikkatli bir şekilde korunması, analizi ve yeniden yapılandırılması yoluyla bu izlenimi değiştirmeye çalışıyorlar.

Geçmişteki rengi tanımlama arayışı dünün koleksiyoncuları tarafından desteklenmemiştir. Dyer, Viktoryalıların beyaz heykel fikrine kafayı takmış olduklarını söylüyor. “Her şeyin beyaz olduğundan emin olmak için çok fazla fırçalama ve ovalama yaptılar. Çoğu durumda gördüğümüz çok renklilik kalıntıları tel fırçalı insanlar tarafından erişilemeyen bölgelerdedir. Kireç tutmuş bölgelerin altında, katlanmış giysilerde ve kıvrımlı alanlarda insanların temizleyemediklerini görebiliriz.”

Terakota Savaşçılarında Renklendirme

Çok renkli yüzey tabakaların bozulması, yalnızca Avrupa eski çağından kalma sanat eserleri için bir sorun değil – Çin İmparatoru Qin Shihuang (M.Ö.259-210)’ın mezarını çevreleyen ünlü Terakota Savaşçısı heykelleri, renk kullanımına bir başka örnek. Çin’in kuzeybatısındaki Shaanxi Eyaleti’nde bulunan müzede, sıra sıra gri askerler, okçular ve savaş arabacıları gösteriliyor; ancak orijinal heykeller rengarenk boyanmıştı.

Geçmişin Renkleri

Kaynak: © iStock; Terakota Savaşçıları aslında parlak renkteydi, fakat zaman çoğunun boyalarını sıyırdı

Kazılan 1500’den fazla parçalanmış heykelin çoğunluğu yüzlerce yıllık su dolu mezar, yangın ve yağma sırasında renkli yüzeylerini kaybetti. Ancak Terakota Savaşçıları Müzesinde korumacı bilim insanı olan Yin Xia, bazı çok renkli yüzeylerin kurtulduğunu söylüyor. “Su dolmamış ve hırsızlık yapılmamış birkaç kanalımız var, daha iyi durumdalar, şanslıysak daha fazlasını bulacağız.”

Bu çok renkli yüzeylerin nasıl korunacağını çözmek zor olmuştur. 1970’li yıllardaki Terakota Savaşçıları çukurlarının ilk kazısında, korunmasız olan boya hızla, bazen birkaç dakika içinde figürlerden sıyrıldı. Bunun sebebi heykellerin şekillendirilme yöntemiydi. “Yemek pişirmek ve bir şeyler içmek gibi pratik kullanıma yönelik seramikler önce boyanıp ardından pişiriliyordu fakat terakota ordusu sadece mezara gömülmek için yapılmıştı, kullanılmayacaktı.” diye açıklıyor Xia. Seramikler önce pişirildi, sonra qi lakesi ile kaplandı – işlenmiş, seramikleri kahverengimsi bir renge döndüren, yumuşak ve Xia’ya göre kolayca boyanmalarını sağlayan bir ağaç özü.- Fakat bu lake nem değişimlerine karşı hassastır ve kazı sırasında önlem alınmazsa kurur, büzülür ve yüzey rengini sıyırarak düşer.

Terakota Savaşçıları korumacıları, 1990’lı yıllarda, kazılan savaşçılar üzerindeki karmaşık çok renkli yüzeylerin pekiştirilmesi adına bir yöntem bulması için Münih Teknik Üniversitesi’nden kimyagerlerle çalışmaya başladılar. Heykellerin tümü, kazıdan sonra yeniden yapılandırılması gereken, bazen yüzlerce parça halinde kazılır. Yoğun şekilde kararan lake, yaygın olarak kullanılan UV ile sertleştirilmiş konsolidatörlerin kullanımını elverişsiz hale getirir. Bir alternatif, terakotalara polietilen glikol (PEG) püskürtülmesidir. Kozmetikte yaygın olarak kullanılan bu küçülme(büzülme) önleyici ajan, lakede nemin tutunmasını önler, ancak şekilleri orijinal hallerinden daha koyu hale getirir. Nem, uygulanan solüsyondan daha hızlı buharlaşırsa, çatlaklar görünebilir.

Terakota ordusu kullanılmak için değil, mezara gömülmek için yapılmıştı

YIN XIA, TERAKOTA SAVAŞÇILARI MÜZESİ, SHAANXI, ÇİN

Münih Üniversitesi’nden organik kimyager Heinz Langhals, hidroksietil metakrilat monomerini (HEMA) kullanan alternatif bir yöntem ortaya attı. Bu bileşik, lake gözeneklerine nüfuz edecek kadar küçük ve elektron ışınlaması ile polimerize edildiğinde, renkli yüzeyi alttaki terakotaya bağlamakta. Monomerler üzerindeki polar hidroksi gruplarının yoğunluğu, monomerin nüfuz etmesine ve su moleküllerinin uzaklaştırılmasına yardımcı oluyor. Langhals, polimer çapraz bağlayıcıya sahip başka bir monomer, gliserol metakrilat (GMA)  da ekledi.

Xia bunun başarılı olduğunu ve yüzeyi görsel olarak değiştirmediğini veya parlaklaştırmadığını söylüyor. Fakat pratik sebeplerden dolayı, müzenin uyguladığı bir teknik değil – kısmen harici elektron ışını tesislerine ihtiyaç duyulduğu için. Ayrıca, Xia üç boyutlu parçaları ışınlamak kolay değil diyor. “Farklı mesafeler farklı radyasyon dozlarına ihtiyaç duyuyorlar, bu yüzden parça eşit değilse üst kısım elektron ışınının daha yüksek dozuna maruz kalacak, daha alt parçalar halen sıvı veya yapışkan haldeyken üst kısım çoktan katılaşacak.”

Müze son yıllarda, laboratuvarda yapılacak olan uzun süreli müdahaleden önce, kazılıp çıkarılan malzemeyi geçici olarak yerinde birleştirmek için yerinde koruma protokolleri geliştirmeye odaklanmıştır. “Birkaç yıl önce alçı kullandık, ancak alçı çok ağır oluyor ve kolayca kırılıyor, bu yüzden şimdi siklododekan ve mentol kullanıyoruz.”diye açıklıyor Xia. Hem siklododekan (C12H24) hem de mentol (bir siklohekzanol türevi), süblimleştirilerek çıkarılabilen mumsu katılardır ve bu özellikleri onları mükemmel geçici destekler yapar.

Yakın zaman önce kazılıp çıkarılan çok renkli yüzeylerin korunduğu heykeller, bir dizi inorganik mineralden elde edilmiş canlı renkler (kırmızı, mor, pembe, beyaz, mavi ve yeşil) gösteriyor.  Ayrıca sentetik mavi ve mor baryum bakır silikat pigmentlerinin kanıtı da var. Çin’de sentetik mavinin kullanılmaya başlandığına dair ilk  kanıtlar M.Ö.700’den M.S. 220’ye kadar.  Xia ve meslektaşları, Han mavi ve Han moru olarak bilinen bu pigmentlerin yanı sıra daha açık farklı ton bir mavi analiz ettiler ve bunların çoğunlukla beraberce kuvartz, malahit ve viterit (karbonat) artı kurşun tuzu katalizörü gibi baryum minerallerinden sentezlendiğini öne sürüyorlar.

Kayıp rengin yeniden oluşturma

Renk kaybolduysa orijinal görünüşü gerçekçi bir şekilde yeniden oluşturmak mümkün müdür? Dyer, birkaç ipucu olduğunu söylüyor. “Bir nesnede Mısır mavisini görürseniz, bu genellikle çok renkli bir yüzeyin çok güçlü bir göstergesidir.” Mısır mavisi eski sentetik pigmentlerin bir diğer örneğidir, ancak Mısır’da yapılan bir kalsiyum bakır silikat (CaCuSi4O10 ya da CaOCuO(SiO2)4)’ın kullanımı MÖ 3 binli yıllardan Roma döneminin sonuna kadar devam etmiştir. “Sadece saf bir mavi pigment olarak değil, aynı zamanda diğer renkleri veya tonları oluşturmak için karışımlar halinde veya (mumya portrelerinin gözlerinin beyazlarında olduğu gibi) bir optik parlatıcı olarak da kullanılmaktadır. Heykelde bile olsa, bir vurgulama veya konturlama için kullanıldığını görüyorsunuz. Dolayısıyla bu, antik boyama tekniklerine çalışabilmemiz adına çok uygun bir pigmettir.”diyor Dyer.

Mısır mavisinin gözle görünür olmadığı durumlarda onu,  son on yılda İngiliz Müzesi’nde geliştirilen bir teknik olan görünür-uyarılmış kızılötesi ışıma(GKI) [visible-induced infrared luminescence (VIL)] kullanarak tespit etmek mümkündür. ‘Mısır mavisi üzerine görünür ışık tuttuğunuzda kızılötesi ışıma yayar ve bu kızılötesi ışımayı modifiye edilmiş bir kamera kullanarak yakalayabiliriz’ diye açıklıyor bir fotokimyager olan Dyer.

Yöntem, filtre çıkarılarak (“sıcak ayna” olarak bilinen) normal bir dijital kamera kullanır; bu, görünür ışığın geçmesine izin verirken kızıl ötesi ışığı yansıtarak optik sistemi korur. Kamera lensinin önündeki filtreleri kullanarak farklı dalga boyu aralıkları kaydedilebilir, GKI(VIL) durumunda kızılötesi (700-1100nm). İlginç bir şekilde, Terakota Savaşçılarında bulunan Han mavisi ve moru, Mısır mavisi ile aynı ışıma özelliklerini sergileyen ve kimyasal olarak ilişkili olan -Han mavisi ve morunda kalsiyum yerine baryum kullanılmış- tek pigmentlerdir.

Geçmişin Renkleri

Kaynak: © İngiliz Müzesi Mütevellileri; İngiliz Müzesindeki bilim insanları, görünür- uyarılmış kızılötesi ışıma kullanarak daha önce renksiz olan bir heykel üzerinde(solda) pigmentler tespit ettiler(ortada) ve eskiden nasıl göründüğünü (sağda) dijital olarak yeniden oluşturdular.

Bu teknik, gizli renkleri göstermek için inanılmaz derecede yararlı oldu. Dyer, bulduğu şey yüzünden genellikle şaşkınlık yaşadığını söylüyor. Mısır mavisini saptamak için GKI(VIL) görüntüleme yöntemiyle ilk olarak M.S. 3. yüzyıla tarihlenen şahin başlı gökyüzü tanrısı Horus’un heykelinde çalıştı. “Gerçekten kırılgan bir yüzey olan kireçtaşıydı, bu yüzden Mısır mavisini görmeyi beklemiyordum ve onunla boyanmış olsa bile şimdiye kadar hiçbir şey kalmayacaktı diye düşündüm; ancak bu, asla peşin hüküm vermemeniz gerektiğinin kanıtıdır.”diye ekliyor. FTIR ve Raman spektroskopisi diğer pigmentleri tespit etti ve Dyer ve ekibi, bir yeniden renk oluşumu önermeyi başardılar -şaşkına çeviren, ürkütücü parlak bir görüntü.

Organikleri görme

Organik renklendiricilerin, göl pigmentleri olarak bilinen bir grup da dahil olmak üzere, tanımlanmaları daha zordur; burada renklendirici inert bir taşıyıcıda-genellikle bir metalik tuzda- çöktürülür. Böyle kırmızı bir göl, geleneksel olarak, fermantasyonda alizarin ve purpurin şekeri üreten boya kökünden türetilmiştir. Şapla işlem gördükleri zaman parlak kırmızı bir renk verirler. Ağır metallerin bulunmaması nedeniyle bu tür boyaların x-ışını flor ışıması gibi tekniklerle bulunması zordur ancak görünür bölgede (400-700 nm) ultraviyole-uyarılmış ışıma (UVL) kullanılarak görüntülenebilirler. Dyer, “Gül rengi ya da pembe kökboyası, görünür bölgede çok karakteristik bir pembe-turuncu ışıma ile UV’yi ve parlaklığı emer, bu kökboyasının mevcut olduğunun kuvvetli bir göstergesidir. Bazen çıplak gözle görülemeyen birkaç zerrecikten ibaret olabilir” diyor.

Polikrom yüzeyler ayrıca pigmenti yüzeye yapıştıran organik bağlayıcılar içerir. Terakota Savaşçıları yüzeylerinden alınan çok az miktarda bağlayıcıya ait kütle spektrometri analizi, hayvan derisi ve yumurta ile ilişkili proteinlerin varlığını gösterdi. Aarhus Üniversitesi’nden Danimarkalı koruma bilim insanı Luise Ørsted Brandt’a göre “Bağlayıcı kaynağı gerçek ve nihai yüzeyin görünüşü açısından çok önemlidir. Aynı pigmenti farklı bağlayıcılarla kullanabilirsiniz ve bu sayede bu yüzeyin tamamen farklı bir görüntüsünü elde edersiniz. Daha parlak ya da daha mat olabilir. Ayrıca rengin ne kadar koyu görüneceği konusunda da farklılıklar olabilir.”

Düşündüğümden daha karmaşık

LUISE ØRSTED BRANDT, AARHUS ÜNİVERSİTESİ, DANİMARKA

Ørsted Brandt, eski polikrom eserlerde kullanılan protein bağlayıcılarının çeşitlerini tanımlamak için büyük bir projeye başlamış durumda. Kopenhag Üniversitesi’nde JeoGenetik Merkezi ile çalışıyor ve Kopenhag’daki Ny Carlsberg Glyptotek müzesindeki malzemeleri inceliyor. Ørsted Brandt, “Bulmayı umduğumuz şey, hangi proteinlerin kesin olarak kullanıldığı ve aynı zamanda hangi kaynaklardan elde edildikleridir.”Kütle spektrometresi tabanlı peptit dizilimi kullanan bir pilot çalışma, Antik Memphis’teki Mısır Saray Aprileri’nin boyalı mimari bir parçasında birkaç tür sığır kolajenini (standart veri tabanlarına kıyasla) tespit etti.

Diğer araştırmacılardan elde edilen sonuçlar, antik çağda kullanılan bağlayıcı tiplerinin geniş bir yelpazesi olduğunu göstermektedir ve geçmişteki insanların istenen bağlayıcıyı elde etmek için karışık yapıştırıcıları ve malzemeleri olabilir. Ørsted Brandt, numunelerde türüne göre 10’a kadar farklı proteinin bulunduğu vakalar duyduğunu söylüyor. “Bu projeye başladığımda antik kültürlerin muhtemelen teknik anlamda çok da gelişmiş olamayacağını ve birkaç şeyi karıştırıp kullanmış olacaklarını düşünmüştüm, sonuç ilk düşündüğümden çok daha karmaşıktı.”

Boya solması

Renklerin solması antik sanata özgü bir problem değildir – modern resimlerde de renk kaybı yaşanır ve yakın tarih diyebileceğimiz 19. yüzyıl sanatı hakkındaki algımızı bile değiştirir. ABD New York Metropolitan Sanat Müzesi’ndeki bilimsel araştırma departmanının kimyageri Marco Leona, bunu meslektaşı Silvia Centeno’nun müzedeki 2015 sergisi için çalıştığı Vincent van Gogh’un (1853-1890) tablolarında gördü.

Van Gogh, sentetik boya ‘eozin’den türetilen canlı kırmızı ‘sardunya gölü’nün bir hayranıydı. O zamanlarda bile bu rengin solduğu biliniyordu. Daha yoğun kullanarak o zaman için bu durumu telafi etti, ancak nihai olarak fotokimyasal akışa engel olamadı. Günümüzde, bir çok tablosunda görülen solgun renk, onun renklendirmesini temsil etmiyor.

Çok güçlü bir teknik-sadece bir avuç müze bunu yapabilecek kapasiteye sahip

MARCO LEONA, METROPOLİTAN SANAT MÜZESİ, NEW YORK

Eozin, histoloji boyası olarak yaygın olarak kullanılan organik aromatik bir bileşiktir ve bileşiğin brom ekleri Leona’ya göre oldukça benzersiz. Işık maruziyetinde, molekül oksitlenir ve nihayetinde rengini tamamen kaybeder. Ancak, tahribatsız x-ışını flor ışıma spektroskopi (non-destructive x-ray fluorescence spectroscopy) görüntülemesini kullanan temel haritalama, varlığını hala tespit edebilir. “Renklendiricinin bulunduğu yerde bromu göreceksiniz – molekülün yapısı değişti, bu yüzden görünür ışık emilimi söz konusu değil, ancak brom hala orada ve resimlerin tam olarak hangi özellikteki boyalarla boyandığını haritalayabilirsiniz, “diyor Leona. “Çok güçlü bir teknik – sadece bir avuç müze bunu yapabilecek durumda.”

Metropolitan Müzesi soluk kırmızı göllerin varlığını haritalamak için birkaç van Gogh tablosuna ait teknik çalışmalar üretti. Bir dizi analitik veriden gelen dijital yeniden yapılandırma, orijinalinde istenen etkinin izlenimini verebilir.

Tahribatsız analiz

Geçmişin polikrom sırlarını açığa çıkarmak için müzeler gittikçe daha karmaşık tahribatsız yöntemlerden faydalanıyor. Rengi görmek için en kullanışlı olanlardan biri, yüzeyde güçlendirilmiş Raman spektroskopisi(Ygrs) [surface-enhanced Raman spectroscopy (Sers)] ‘dir. Leona, “Şimdiye kadar onu birkaç yüz vaka incelemesinde kullandık” diyor. Raman spektroskopisi, moleküler uyarılmalara bağlı olarak dağınık monokromatik ışığın analizi, 1990’lardan itibaren pigmentleri tanımlamak için kullanıldı, ancak daha hassas Sers, 20-50µm -bir insan saçı genişliğinde-  örneklerden sonuçlar elde edilmesine izin verdi.

Ygrs(Sers), örnekler genellikle gümüş koloidal süspansiyon biçiminde bir gümüş nanoparçacık üzerine emildiğinde oluşan sinyal yükseltiminden yararlanır. Leona, “Numunenin üzerine küçük bir damla koyuyoruz” diye açıklıyor. ‘Metal yüzeyindeki elektronlar ile [renklendirici] molekülündeki elektronlar arasındaki etkileşim, molekül içinde belirli rezonans olayına yol açar ve doğru lazer dalga boyu ile yayılan Raman spektrumunun güçlenmesini sağlar.’ Leona’nın neredeyse-tahribatsız dediği tekniği oluşturmak için, şimdilerde, bir sanat eseri üzerine yerleştirildiğinde, Ygrs(Sers) kullanarak tespit edilmesi için yeteri kadar boya molekülünü emecek şekilde kullanılan jeller bulunuyor. Leona, Metropolitan Müzesi şu anda lazerle uzaklaştırma deneyleri yapıyor ve uzaklaştırılan malzemeyi analiz edilecek olan gümüş nano parçacıklar ile kaplı bir kuvartz pencerede topluyor. ‘Bunu yaparak, numune boyutunu 10μm’ye kısıtlayabiliyoruz’ diye açıklıyor.

Teknik, Leone’nin son projelerinden biri için – Japon tahta baskıda kullanılan renklere, örneğin Hokusai’nin The wave adlı ünlü tablosuna bakmakta- kullanılıyor. 1850’lerde Japonya’nın Batı’ya açılmasıyla popülist sanat gelişti (ve 1880’lerde Van Gogh’a ilham kaynağı oldu). “Renkler gittikçe daha parlak, yoğun ve hatta cafcaflı hale geldi. Pembe, menekşe, mor ve parlak kırmızı renklere sahibiz ve bunun nedeni sentetik organik renklendiricilerin mevcut olması “diyor Leona. “Tahta baskı spektrumunda sistematik olarak 1860’lardan 1890’lara kadar baskılama tekniği değişikliklerini ve insanların dünyayı tasvir etme biçimlerinin nasıl değiştiğini izlemeye başladık.”

Korumacılar ve müze bilim insanlarının çabaları sayesinde, tarih boyunca rengin nasıl kullanıldığına dair daha gerçekçi bir fikir geliştirmeye başlıyoruz. Bazı durumlarda, yeniden renklendirmeler modern duyularımıza fazla parlak, cafcaflı ve sırıtık gelebilir, ancak Dyer, antik dünyada rengin muhtemelen farklı bir şekilde algılandığını düşünüyor. Analitik bilim, önyargılarımızdan vazgeçmemize ve renkli geçmişi gerçekten görmenize yardımcı olabilir.

Kaynak : chemistryworld.com

Okumanızı Öneriyoruz

Crispr Nedir ve Neden Nobel Ödülünü Kazandı?

Crispr Nedir ve Neden Nobel Ödülünü Kazandı? Hayatımızı değiştirebilecek ödüllü gen düzenleme aracının arkasındaki bilim: …